SON DAKİKA

Acar Baltaş

Acar Baltaş

abaltas@acarbaltas.com

Sağlıklı ve uzun yaşamak

Sağlıkla ilgili en yaygın hatalı kabullerin başında aileyle ilgili kalıtsal özelliklerin aşırı önemsenmesi gelir. İnsanların boyu, kilosu ve göz rengi konusunda kalıtsal faktörlerin belirleyici etkisi çok yüksektir. Ancak hayat süresi konusunda aile geçmişini öne çıkartmak hem yetersiz hem de abartılı bir değerlendirmedir. Hiç şüphesiz, bazı hastalıklara yatkınlıklar kalıtımdan etkilenir, ancak bu bilgiler belirli tıbbi kontrollerin düzenli yapılması konusunda uyarıcı nitelik taşır. Uzun hayat konusunda seçilen hayat tarzı en önemli belirleyicidir. İkinci önemli yanılgı, insanlara verilen genel sağlık tavsiyelerinin işe yarayacağını düşünmektir. “Doğru beslen, sigara içme, kilo ver, spor yap, stresten uzak dur, uykuna dikkat et…” vb. önerilerin hepsi sağlıklı kalmak için geçerlidir. Ancak bu sıralananlar DAF’tır, yani doğru ama faydasız. Bu tavsiyelere uyan çok az kişi olur. Çünkü köklü bir hayat değişikliği gerektiren bu kadar çok öneriyi insanların uygulamasını beklemek gerçekçi değildir. 

Ortalama yaşam süresi konusunda yanılgılar

1910 yılında ABD’de ortalama yaşam süresi 47’ydi. 2010 yılında bir Amerikalının ortalama yaşam beklentisi 79 oldu. 2017 Dünya Bankası verilerine göre 1960'lı yıllarda Türkiye’de yaşam süresi ortalama 55 yılken, bugün 75 yıla yükseldi. Bu sayılar ortalama bir insanın atalarıyla kıyaslandığında, çok daha uzun yaşayacağı gibi hatalı bir sonuca götürür. Bu hatanın nedeni, ortalama yaşam süresinin doğumdan başlanarak hesaplanmasıdır. Geçen yüzyılın başlarında birçok çocuk doğumdan hemen sonra, bebeklik döneminde, birçoğu da çocukluk hastalıkları nedeniyle beş yaşına kadar ölmüştür. Bu erken ölümler ortalamayı da aşağıya çekti. 20. yüzyılın getirdiği hijyen imkanları ve en önemlisi aşı hizmetleri, bebeklik ve çocukluk çağı ölümlerini önemli şekilde azalttı. Genel kanının aksine tıp alanında sağlanan gelişmeler, ortalama yaşam süresinin uzaması konusunda, yukarıda sıralananlara kıyasla çok daha sınırlıdır. Acı gerçek ise 60 yaşındaki bir insanın yaşam süresinin, son 50 yılda sadece 4 veya 5 yıl uzamış olmasıdır. Bunun da esas nedeni barınma, beslenme, temizlik alanlarındaki gelişmeler, arabalarda kemer takma gibi güvenlik önlemlerinin uygulanması ve farkındalığın artmasıdır. Tıp alanındaki muazzam yatırımlar ve gelişmelerin yaşam kalitesine büyük katkısı olmuş, ancak bu katkı yaşam süresi konusunda sanıldığı kadar büyük olmamıştır. Bu ayrım, sosyal destek ve sağlıklı hayat yolunun önemini anlamak açısından değerlidir. Sağlıklı yolu seçmiş, geniş bir sosyal ilişki ağına sahip insanlar yetmişli, seksenli, hatta doksanlı yaşlarını bulabilirler. Uzun yaşayanlar sağlıklarını titizlikle takip eden ve uzun dönemli tedaviler görenler olmayıp, tam tersine hayatlarının büyük bölümünde doktorla, ilaçla fazla ilişkisi olmayanlardır. Bugün sofistike tıbbi müdahaleler ve özelleşmiş ilaçların insan hayatını birkaç yıl uzatması çok başarılı bir sonuç olarak görülüyor. Ancak temizlik ve hijyen alanındaki imkanlar, çocukluk dönemi aşıları ve sağlıklı hayat yolunun izlenmesi, yaşam süresini bunlardan çok daha fazla etkiliyor.

Kaygılı olmak sağlık için zararlı mı?

İnsanların sağlık algılarıyla kişilik özellikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Nevrotiklik, küçük bir uyarana, uyaranın hak ettiğinden daha büyük bir tepki vermektir. İç uyumları düşük olan bireylerin stres ve baskıya toleransları düşüktür ve eleştirileri kişisel algılama eğilimleri yüksektir. Düşük iç uyum ve olumsuz duyguların sağlık üzerinde yıkıcı sonuçlar verdiği uzun zamandır mutlak gerçek olarak kabul edilmiştir. Ancak gerçek durum bundan epeyce farklıdır. Sağlık ve düşük iç uyumla ilgili en kesin bilgi, kişilerin kendilerini iyi hissetmediklerini yüksek sesle söylemeleridir. Çünkü düşük iç uyum, ağrıya yatkınlığı artırır ve bu da ‘sağlıksızlık’ izlenimi yaratır. Akademik çalışmaları ve farklı araştırmaları birbiriyle karşılaştıran çalışmalar, olumsuz duygu durumu, depresyon ve kaygı ile hastalık ve koroner kalp sorunları arasında bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Ancak buna karşılık bazı araştırmalar da düşük iç uyum (nevrotiklik) ile sağlık sorunları arasındaki ilişkinin belirtildiği gibi olmadığını ortaya koymaktadır. Bu konuya Friedman, düşük iç uyumu ikiye ayırarak açıklık getirmektedir. Bunlardan birincisi sağlıksız olan kötümserliğe yatkınlık, kaygı, depresyon ve pişmanlıkla ortaya çıkan düşük iç uyum; ikincisi ise sağlıkla ilgili belirtilere dikkat etmekten ve bunun sonucunda gerekli önlemleri almaktan kaynaklanan, sağlıklı olarak adlandırılabilecek düşük iç uyumdur. İlki depresyon, hastalık ve erken ölüme neden olurken; ikincisi sık doktora gitmek, psikosomatik belirtilerle uğraşmak, kendini iyi hissetmediğini söylemek, ancak daha az hastalanmak ve daha uzun yaşamak sonucunu doğurmaktadır.

Düşük iç uyum

Düşük iç uyum, bir diğer önemli kişilik boyutu olan tedbirlilikle birleştiğinde sağlık açısından koruyucu olurken, düşük tedbirlilik ile birleştiğinde yüksek risk içerir. Düşük iç uyum ve sağlık arasındaki ilişki stres verici yaşantıları algılamak ve yorumlamak konusunda ortaya çıkar. Kaygı düzeyi yüksek olan insanlar, günlük olayları daha olumsuz ve stres verici olarak yorumlama eğiliminde olurlar. Bu insanların bazıları, olumsuzluklar karşısında daha güçlü olumsuz duygular yaşar ve olumlu uyum sağlama mekanizmaları (problem çözme, düşünceyi yeniden yapılandırma gibi) yerine; olumsuz duygu ifadesi, ilişkiden kaçınma, hüsnü kuruntu ve madde kullanımı gibi olumsuz mücadele mekanizmaları kullanırlar. Sonuç olarak; iyimserliği sağlık açısından her zaman koruyucu görmek gibi, olumsuz duyguları her zaman zarar verici ve sağlık açısından sakıncalı bulmak konuyu ileri derecede basitleştirmektir. 

Stres ve başa çıkma

Yapılan araştırmalarda, günlük hayatta yaşanan yoğun stresin ve iş hayatında kişinin altında ezildiği zorlukların, bağışıklık sistemini baskıladığı ve bunun sonucunda kanser gibi bağışıklık sistemi hastalıklarına neden olduğu doğrulanmıştır. Benzer şekilde yoğun iş temposuna sahip olanların koroner kalp hastalıklarına yatkın oldukları da çok sayıda araştırmayla kanıtlanmıştır. Bu sebeple iş hayatında yetersiz kaynaklara sahip olup yüksek sorumluluk taşıyan ve iş arkadaşlarından destek görmeyenlerin hayatlarında değişiklik yapmayı düşünmeleri yerinde olur. Çünkü bu özellikler sağlık açısından ciddi risk oluşturur. Ancak sağlıkla ilgili bir diğer önemli yanılgı, stresten kaçınmanın yararı konusundadır. “Arkana yaslan, kendini sıkma, bol meditasyon, mindfullness egzersizi veya yoga yap, hayatın tadını çıkart” yaklaşımı geçerli değildir. 

Sonuç

Önemli olan kişinin işe yaradığı ve hayatının bir amacı olduğu duygusunu kaybetmemesidir. Bu nedenle gücü yettiği ölçüde aktif hayatın içinde olmak, sağlık için olumlu yaşam süresini uzatmak açısından da yararlıdır.