SON DAKİKA

Avcı: Neden sadece 'mimar' değilim

Dergi Haberleri

Avcı Architects Kurucu Ortağı Selçuk Avcı, teknolojinin ilerlemesiyle gelecekte mimarlığın yerini Platin'e açıkladı

Önce mühendislik, ardından da sanatı ve teknolojiyi tek potada eriten bir anlayışla mimarlık eğitimi aldım. Mimarlığa ilgi duymamı sağlayan da aslında mühendislikle olan kaçınılmaz ilişkisi oldu. Bana göre mimarlık; sosyal mühendislik, termodinamik, kübizm, tarih, evrim teorisi ve siyaset tarihi, mühendislik, teknoloji, yapay zeka, edebiyat, algoritmalar, blockchain, psikoloji, müzik felsefesi ve elbette ekonomi gibi son derece önemli birçok farklı disiplinin, barınma sorununun çözümü etrafında kusursuz bir şekilde bir araya gelmesiyle icra edilen bir meslektir. Mimarlar olarak tüm bu disiplinlerle olan ilişkimiz ‘biraz anlamaktan’ daha öteye geçmek zorunda. Zaman içinde, bunların bazıları veya hepsi bilincimize yayılır ve kendini çok farklı alanlarda ortaya koyabilen, evrensel bir insan olarak başka bir düzeyde üretmeye başlarız. Tıpkı dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olan Francis Ford Coppola, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, yıllarca profesyonel boksörlük yapan Uzak Doğulu mimar Tadao Ando, sanatçı Ai Weiwei, filozof-mimar Louis Kahn ve aralarında Corbusier, Hadid, Otto, Piano ve Gehry’nin de bulunduğu, formun ve yaratıcılığın modern üstatları gibi... Tam da bu nedenle, mimarlardan bazılarının ötekilerine göre teknolojiyle daha fazla haşır neşir olmaları ve bu ilgilerinin form anlayışlarını ve mimarlıklarını biçimlendirmesi de pek şaşırtıcı değildir. Buckminster Fuller ve Louis Kahn gibi mimarlardan ilham alarak sanatlarını teknoloji ustalığıyla geliştiren mimarlardan Richard Rodgers veya Norman Foster bunun en iyi örnekleridir. 

TEKNOLOJİYİ, TASARIM SÜRECİNİN ERKEN BİR AŞAMASINDA DÜŞÜNCEME DAHİL EDİYORUM

Bu düşünceden etkilenen bir mimar olarak ben de bugüne kadar tasarladığım binaların salt statik yapılardan ibaret olmak yerine nasıl yaşayan birer organizmaya dönüşebileceğine dair araştırmalar yaptım ve bu bakış açısını mimari yaklaşım olarak benimsedim. Binaların tıpkı bir canlı gibi nefes aldığı ve yakın çevresiyle döngüsel bir nefes alışverişinde bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak teknolojiyi, tasarım sürecinin erken bir aşamasında fizik ve termodinamiğin uygulanmasıyla düşünceme dahil ediyorum. Zamanla beni etkisi altına alan, binaların yaşayan organizmalar olduğu fikrine duyduğum bu ilgi ilk kez üniversite yıllarında başladı ve Rodrigo Perez de Arce, Peter Smithson, Patrick Hodgkinson, Ted Happold ve Michael Brawne gibi düşünürlerle okudum. O zamanlarda İngiltere’de mimarlık eğitimi, yeni düşünce biçimleriyle sorgulanıyordu. Tıpkı benim de şu sıralar  Türkiye’de yapmaya çalıştığım gibi... Bu noktada, hayatımın büyük bir kısmında (yaklaşık 40 yıl) İngiltere’de yaşadığımı ve oradaki ofisimizi de yürütmek için gidip geliyorum. Bir mimar, çalışma hayatına genellikle önce bir mimarlık ofisinde başlar; yani mesleğe bir ustanın kanatları altında atılır, öğrenme sürecine tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi bir çırak olarak, bilgi ve deneyim basamaklarını yavaş yavaş tırmanarak devam eder. Ben de birkaç yıl çıraklık yaptıktan sonra, kendi ofisimi/pratiğimi kurma ihtiyacı hissettim. O zaman 28 yaşındaydım ki şimdi geriye dönüp baktığımda ofis açmak için çok erken bir yaş olduğunu görüyorum. Tıpkı sözde ‘gerçek dünyaya’ mümkün olan en kısa sürede atılma dürtüsüyle hareket eden birçok genç mimar gibi o dönemde bu ihtiyacı hissettim. 

ELEŞTİRİ SON DERECE ÖNEMLİ

Mimari felsefem her zaman, bir dizi kompleks parametrenin güzel formlarla entegrasyonu olmuştur ki, bu entegrasyon aynı zamanda hem konforlu hem zorlayıcı hem de sanatsaldır. Bütüncül ve estetik bir yaklaşımı kentsel planlama projelerinden kapı kolu tasarımına kadar her ölçekteki tasarıma uygularız. Bu bütüncül yaklaşım, bir binanın yakınındaki ‘doğal’ çevreyle uyum içinde yaşayıp nefes alan, çevresine minimum zarar veren ve enerjisini maksimum oranda doğal kaynaklardan sağlayan, yaşayan bir organizma niteliğinde tasarlanmasını ifade eder ve aynı zamanda o yapının kültürel açıdan da çevresine karşı dengeli ve destekleyici bir anlayışla biçimlenmiş olmasını gerektirir. Bütün bunların ötesinde, sorun-çözüm döngülerine ilişkin Popperyen düşünce tarzından türetilen bir yöntem olarak tasarım metodolojimiz, prototip çözümleri deneme yanılma yöntemiyle ve aynı zamanda içsel/dışsal eleştiri süreçleriyle hızlıca ve art arda test etmek ve sonuçları her açıdan değerlendirerek problemi çözüme ulaştırmak üzerine kuruludur. Bu nedenle, eleştiri son derece önemlidir. Her mimarın kendi çalışmalarına son derece eleştirel bir şekilde yaklaşması gerekir. 

KENTLERİN GELİŞİMİ ÜZERİNE  YETERİNCE DÜŞÜNÜLMÜYOR

Mimarlık sektörünün geleceğine baktığımızda dünya nüfusunun daimi artış halinde olması nedeniyle, mimarlığın ve inşaatın bir meslek ve faaliyet alanı olarak sürekli büyüyeceğini öngörmek zor değil. Ne yazık ki kentlerin gelişimi, üzerinde yeterince düşünülmeden, büyük bir hızla gerçekleştiriliyor ve kentsel yönetimler bu süreçte hızlı hareket ettiklerinden işin uzmanlarına danışmamak konusunda oldukça ısrarcılar. Bu nedenle yapılı çevremizin yüzde 90’ı ‘orada olmasa da olur’ diyebileceğimiz binalardan oluşuyor. Bunlar, yeniden inşa edilmeli. Fakat nüfus azalması gibi belirleyici bir durum söz konusu olmadığı sürece, bu toplu ölçekte yapma motivasyonu da söz konusu olmayacak. O zaman kentleri inşa etmek değil de ‘inşa etmemek’ ve ‘inşa edilenleri sökmek’ yöntemiyle yeniden çevreyle uyumlu hale getirmenin yöntemleri araştırılacak ve bunun için mimarlara ihtiyaç duyulacak.